16 Şubat 2018 Cuma

MÜBADELE ÖNCESİ VE SONRASI ESKİ-YENİ KÖY İSİMLERİ




Selam

E-Devlette alt ve üst soy bilgileri açıklanmaya başladıktan sonra Atalarının doğduğu köylerin isimlerine ulaşanlar, şimdiki Yunanca isimlerini bilemedikleri için benden yardım istemeye başladılar.
Bu durumla ilgili olarak benimde kaynak ve  başucu kitabım olan İstanbul Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sevgili Sefer Güvenç'in derlediği Mübadele öncesi ve sonrası Eski ve Yeni adları ile "Kuzey Yunanistan Yer Adları Atlası"nın kapağını burada paylaşmak istedim.

Atlasda 19 il için ayrı ayrı il haritaları yapılmış, yerleşim yerlerinin eski ve yeni adları haritalarda birlikte gösterilmiştir. Her il haritasının arkasında eski ve yeni adların fihristleri vardır. Atlasta yer alan vilayetler Preveze, Thesprotia, Yanya, Grebene, Kozana, Kesriye, Florina, Alasonya, Pieria, İmathia, Pella, Kılkış, Halkidikya, Selanik, Serez, Kavala, Drama, İskeçe, Rodop ve Meriç illerine ait 3739 yerleşim yerinin eski ve yeni adları yer almaktadır.

Çok değerli bir kaynak kitap olduğunu belirtmek isterim. Atlası İstanbul Lozan Mübadilleri Vakfından temin edebilirsiniz. Ayrıca  0 212 245 61 55 nolu telefon numarası ile irtibata geçerek kargo ile isteyebilirsiniz.
Sevgilerimle 
               

15 Şubat 2018 Perşembe

KOZANA HATIRALARI......



Selam
Mübadil insanların fotoğraflarıyla birlikte bir mübadele hikayesi anlatımı burada....Bakalım kimlerle ortak hikayelerimiz var?

7 Şubat 2018 Çarşamba

YA BENİ DE GÖTÜR, YA SENDE GİTME...........



En güzel Çorum türküsü.....


Bir gün köklerimi aramak için Çorum yollarına düşeceğim, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi..

Annem; ananemin ailesiyle birlikte, Yunanistan'dan bindikleri geminin onları Samsun'a bıraktığını, oradan akrabaları ile birlikte Merzifon'a gönderildiklerini, bir kısmının orada kaldığını, diğerlerinin ananemlerde dahil,  Çorum Sungurlu'ya yürüyerek geldiklerini anlatırdı. Çorum Sungurlu mübadil listelerini arşivlerde bulduktan  sonra bizimkilerin  iskân edildikleri yerin o zamanlar Sungurlu'ya bağlı Çarşıdere  köyü olduğu netlik kazandı. O dakikadan itibaren içimde yeşeren "gidip görmeliyim" duygusu bütün benliğimi yavaş yavaş ele geçirdi. Birkaç hafta sonra bir pazar günü maceralı  Çorum seyahatimiz başladı. Çorum yol maceramızı BURADA (yazının üstüne tıklarsanız o yazımı okuyabilirsiniz.) anlatmıştım.



O gün bayağı maceralı bir seyahat sonrası 1640 rakımlı Aygar dağının zirvesinde bulunan  Çarşıdere'ye vardık. İnanın köye indiğimizde hepimizin başı yükseklikten fırıl fırıl dönüyordu. İlk izlenimimiz, iki vadi arasında  yemyeşil bir köy.....girişte terk edilmiş bir köy okulu ve yanı başında iki katlı bir bina bizi karşıladı.Geldik ama nereye gideceğimizi ne yapacağımızı bilemiyoruz. Perdeli giriş kattaki evin  kapısını çalmaya karar verdik.  Okul bahçesinde kocaman bir inek sakin sakin otluyor. Arada dönüp bize bakıyor, tekrar ot yemeye başlıyor. Biz yakından inek  görmemiş şehirliler, korka korka ineği göz hapsinde tutarak eve yanaştık ve  zilini çaldık.Evde kimse yok. Etrafa bakınırken biri bize doğru yanaştı ve
-hoş geldiniz dedi ben köyün imamıyım, burası da benim evim...Kim için geldiniz buraya?
Ben Ankara'dan geldiğimizi, Ananem ve ailesinin Selanik'ten bu köye geldiklerini, eğer köyde kaldıysa eski evlere bakmak, büyük ihtimal eski kilise olan camiyi gezmek ( ya kiliseler camiye ya da camiler kiliseye dönüşür. O toprakların kimin eline geçtiğine bağlı) köyü ve köylüleri  tanımak istediğimiz söyledim. Aklıma hiç gelmemişti o gün orada Yunanistan Selanik doğumlu, mübadeleyi 3-4 yaşlarında yaşayan ve geçmişe ait hiçbir anısını unutmayan Cemile nine ile karşılaşacağım........

-Tamam dedi imam, ben sizi gezdiririm. Burada yaşayan birkaç mübadil aile var. Sizi onlarla da tanıştırırım.


Arnavut kaldırımlı köyün içinde yürümeye başladık..Yemyeşil, köy evleri ağaçların arasında kaybolmuş, evlerinin önünden şırıl şırıl küçücük bir dere akan,  kuşların cıvıldadığı sakin- sakin- sakin bir köy.....İlk camiye uğradık. Bahçesinde top top  leylakların o mis gibi baygın kokusu, zaten temiz havadan serseme dönen bizi iyice sersemletti. Caminin, kilise olan  ilk halinden eser yok.Yenilenmiş. Sadece dış görüntüsü değişmemiş. İmama, o döneme ait hiçbir şey kalmadı mı? diye sordum. Yok dedi. Kalan hiçbir şey yok.

Ardından köyün içinde gezmeye başladık. İmam bize Selanik'ten gelenlerin zamanla buranın iklimine alışamayıp, köyü terk ettiklerini boşalan köyün, sonrasında Malatya'dan göçen vatandaşların  yerleştirildiğini anlattı. Mübadil bir ailenin evine gittik.Evdeki  büyük anne Yunanistan doğumlu fakat alzaymır hastası hiçbir şey hatırlamıyor.
-Biraz aşağıda bir de Cemile nine var dedi ona götüreyim sizi.....
tamam dedik, hadi gidelim..
köyün kıvrımlı yollarından aşağı doğru indik, kapısının önünden dere geçen bahçesi ağaçlıklı   iki katlı bir evin önünde durduk...
İmam içeri  size "Tanrı misafiri" getirdim diyerek seslendi..Balkona çıkan bir kadın yukarı gelsinler diye karşılık verdi. Tahta merdivenlerin gıcırtısı ile yukarı çıktık.
-Buyur ettiler oradaki yer minderlerini işaret ederek, dimdik oturan nenenin yanına sıra sıra oturduk.
 -neden geldiğimizi anlatan kısa bir girişten sonra, oğlu işte annem dedi. 96 yaşında Selanik-Cuma köy doğumlu, kulakları ağır işitir, bağırmanız lazım, fakat aklı zehir gibidir, en ufak bir olayı dahi hatırlar. Hatta Selanik gelirken ve geldikten sonra hikayelerini bize anlatırdı da biz anam yine başladı derdik,pek ciddiye alıp dinlemezdik. Şimdi sizi görünce biz naptık? dedim kendi kendime....koca bir tarihi dinlemeden büyüdük, farkına varamadık, değerini bilemedik şimdiye kadar  anamızın.....

Keşke geçen sene gelseydiniz, babam o da Selanik doğumluydu, o kadar çok anlatırdı ki oraları, arkasından da ağlamaya başlardı, sizi görse benim melmeketli  gelmiş diye o kadar çok sevinirdi ki! dedi ve dolu dolu olan gözlerini çevirdi.
Biz oğluyla konuşurken, dimdik oturan Cemile nine gözlerini dikmiş,  bize gülümsüyordu. Bu arada söylemek isterim; Rumeli kadını kaç yaşına gelirse gelsin bir duruşu vardır.  O yüzden "Rumeli kadını rütbe gibidir durup durup selam veresin gelir" derler. Öyle bir endamla yanımda oturuyordu 96'lık Cemile Nine.....  Kulağına doğru eğildim, bağırarak
-Cemile nine ben seni görmek için Ankara'dan geldim. Selanikliyim bende dedim....
Nine ağlamaya başladı, yemenisinin kenarıyla göz yaşlarını siliyordu bir taraftan da.... herkes bir anda sustu, hani herkes aynı anda susunca " biri daha öldü, bunun adı  ölüm sessizliği"  derler ya! işte öyle bir şey.....

-Neden daha önce gelmedin dedi? Hep söyledim benim çocuklara  birgün biri gelip, beni bulacak diye..inanmazlardı bana, gülerlerdi... Kocam vardı, görümcemler vardı..onlar hep sana anlatırdı oraları...benim bildiğim çok az, anamın anlattığı kadarını biliyorum, küçükmüşüm ben...ama onlar gençmiş her şeyi hatırlarız biz derlerdi.....

-Napalım nene? yetişedim onlara işte dedim, sen bana anlat neler biliyorsun?
Benim kaynatamlar diyerek başladı anlatmaya....  geldiklerinde  topraktan evlere yerleştirmişler, çimento katmamışlar evlere....yağmış yağmur , yağmış yağmur, toprak dam çökmüş üzerlerine,,,,,,,kaynatam çok hastalanmış o ara, ev denilen yerde bir tas yokmuş ki su içmeye...kaynanam çıkmış hayvanların su içtiği yalakları almış, getirmiş eve, kaldırarak su içirmiş hasta kocasına.....çok çileler çekmişler çok dedi..
O sırada gelini bize ayran yaptı getirdi.Köyün tamamı hayvancılıkla uğraşıyormuş. Süt, yoğurt,ayran bol bol....Gelini ayranı bana verirken, sor bakalım dedi cebinde niye kuru soğan taşırmış?
-Cemile nine dedim kulağına bağırarak
Cebinde niye soğan taşıyorsun?

Ah onu hiç sorma..Biz melmeketten (bizimkilerin dilinde memleket, melmekettir) gelirken,  yaşlı nenemi ve beni bir kağnıya bindirmişlerdi. Yolda acıktım soğan istiyorum  diye ağlamaya başladım
-Sus dedi babam....biz ekmek bulamıyoruz, sen soğan diye ağlıyorsun!
İçine oturmuş o minik kızın bu azarlanma....o gün bugündür yeleğinin cebine her gün küçük bir kuru soğan koyarmış...yani 93 yıldır...dile kolay...
Daha fazla yormak istemedik Cemile nine'yi....fotoğraflar çektirdik, tekrar geleceğimize dair söz vererek buğulu gözlerle yanından ayrıldık.
Merdivenlerden inerken; gitmeyin dedi ilk önce, sonra boğazı düğüm düğüm  tekrar gelin oldu mu? diye seslendi.
Bu sefer bizi gezdirme görevini Cemile Ninenin oğlu Mevlüt devraldı. Mezarlıkları görmek istediğimi söyledim ona....bizi alıp Rum Mezarlığına götürdü. Köy çeşmesinin arkasında hiçbir taşı olmayan dümdüz bir alan......
-Hiç mezar taşı yok muydu? dedim. Yeni yapılan evlere temel taşı oldu dedi.
Ardından küçük dereyi atlayarak müslüman mezarlığına giderken yolda yıkık dökük bir evin yanında durduk. Mevlüt bu ev bizim eski evimizdi dedi. Evin Rum olan sahibi 1970'li yıllarda bu köye gelmiş. Ev o sırada sağlammış Mevlüt'ün babasına bu evin eski sahibi olduğunu, evini görmek istediğini söylemiş çok yalvarmış. Bizimkiler eve sokmamış.
Keşke gösterseydiniz niye böyle yaptınız? dedim
Cahillik işte.... çok pişman oldu  dedem ama adam gitmişti bir kere dedi.....
Ben bu hikayeyi, Çarşıdere yazımda paylaştıktan birkaç ay sonra bir mail aldım. Yunanistan'dan geliyordu mail....Xatzi o anlattığın benim dedem diyordu...Dünya o kadar küçük ki... Aşağıdaki fotoğraftaki soldaki ev Xatzi'nin dedesinin evi....



Mezarlığa giderken bahçede  yaşlı bir amca gördük, yanına gittik. Nerden geldiniz buralara? diye seslendi. Ankara dedik inanamadı.. Selanikli misin? dedim yok dedi..yanından ayrılıp  belki bir mezar taşı buluruz  umudu ile eski Türk mezarlığına yürümeye başladık. Derenin kıyısında yemyeşil dümdüz bir alan..
-İşte burası dedi Cemile ninenin oğlu....yok Rum mezarlığından farkı yok buranın da, ne bir mezar taşı, ne de oranın eskiden mezarlık olduğunu gösteren bir emare.....oraya giderken içimde küçükte olsa bir umut vardı Annanemin babası İzzet ve annesi Mihriban'ın mezarının orada olduğunu düşünüyordum çünkü.....boynu bükük ayrıldım oradan da... Oysa benim içimde  Türk mezarlığında en azından bir taş bulabilirim umudu vardı. Dönüşte minik derenin üstünden atlarken, tezeği taş sanıp üstüne basınca da, (bazen bende ki öngörü bu kadar tekdüze olabiliyor yani, kahverengi gördüm ya....)ayak bileğime kadar tezek içinde kaldım. elimdeki ıpad havaya, ardından cumburlop  dereye düştü,çocuklar suyun içinden  hemen aldılar, Allahtan kabı vardı da bir şey olmadı. Olan bana oldu ve bundan sonraki köy gezimi ayak bileğime kadar battığım tezek içinde tamamladım.

Çarşıdere köyüne gitmeyi, baharda tekrar  düşünüyorum. Çünkü Cemile nineye söz verdim 100. yaşgününü kutlamaya gideceğim.
                                                                                     Sevgilerimle 







23 Ocak 2018 Salı

126 YILLIK BİR VERESİYE HİKAYESİ.......






Selam herkese
Bu akşam burada  biraz gülümseten, biraz hüzünlendiren  farklı bir veresiye defteri hikayesi var.
                                                                                  Sevgilerimle    



-Marika 4 kilo pirzola aldı ama parasını getirmedi........
bu bir duvar yazısı...Bakkal Mihalis efendi borcunu tahsil edemeden gitti. 
Kırklareli-Demirköy'e bağlı Hamdibey köyü, mübadeleden önce 1900'lü yıllarda zengin bir Rum kasabasıydı. O zamanlar buraya "üç manastır arası yer" anlamına gelen "Trulya" derlerdi. Bu üç manastır Büyük Manastır, Küçük Manastır ve Demirköy manastırı idi. Trulya'da çok büyük bir kilise ve iki su değirmeni bulunuyordu. Yaptıkları kanallarla  değirmenlerin suyu boşa harcamayarak  köyün içine sevk ediyorlardı. Kadınlar köyün içine doğru akan minik derede çamaşırını, yatağını, yorganını yıkardı. Yollar arnavut kaldırımı idi. Sığır, domuz, koyun, keçi ve hatta kanatlı hayvanlar bile köyün içine sokulmaz, köyün dışındaki ahırlarda bakılırdı. O yüzden Trulya'da ne sivrisinek ne de karasinek vardı. Yollar tertemizdi. Haliyle ahalinin işleri yolunda, keyfi yerindeydi. Köylülerin geçim kaynakları ise;başta hayvancılık, balcılık, kilimcilik, ipekçilik, şarapçılıktı. Ahalinin kereste ve odun kömürü ihtiyacını,  Istranca ormanları karşılıyordu. Kasabada her evin alt tarafı mağaza idi. Üst katta yaşanır, alt katta para kazanılırdı.

Trulya esnafının çok hoş bir adeti vardı. Alacaklarını, vereceklerini duvara yazıyorlardı. Muhasebe defterleri dükkanlarının kapıları ve sıvalarıydı. Bu sayede kimin borçlu kimin alacaklı olduğunu herkes bilirdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak bu yazılardan birkaç satır günümüze kadar ulaştı. Birgün eğer yolunuz bu kuş uçmaz kervan geçmez köye düşerse, orada Bakkal Mihalis Efendi'nin duvarında 126 yıllık "çetele defterini görebilirsiniz.

"Nikos canın çıkmasın, süt yine eksik......."
"Vasiliki bir çeki un aldı, çeyreğini ödedi...."

Evin ön cephesinde iki pencere arasında ise daha özenli olarak şu yazı vardır:
"Mihalis'in evi, Bay Nikola İ.Yannuka usta sayesinde, pazar günü 29 Haziran 1891'de tamam oldu."

1924'de Trulya'nın Rum, birazda Bulgar'dan oluşan halkı gittikten sonra, buraya önce Arnavutluk'tan, Sırbistan'dan, Romanya'dan gelen muhacirler yerleştirildi. Böylece 1000 hanelik kasaba, 200 hanelik köye dönüşmüş duruma geldi.

                                        Ümit BAYAZOĞLU yazısından alıntıdır.




13 Ocak 2018 Cumartesi

CAFE AMANLAR ve REMBETİKO



Fotoğrafa tıklayarak, Gülbahar yumuşak yumuşak çalarken  yazıyı okuyun bence :))))


-Rembetiko kültürünün doğuşu-

Anadolu'daki Yunan yenilgisinden sonra, Büyük Helen İmparatorluğu- Megali İdea hayali ve din kardeşliği nedeniyle, Yunanlılara sempati ile bakan  Rumlar,  Türklerin kendilerinden intikam alacağından korkarak kitleler halinde Yunanistan'a göç ettiler. O zamanki nüfusu 4-5 milyon olan yerli halka, birde Anadolu'dan gelen yaklaşık 1.500.000 göçmen eklenince Yunanistan çok ciddi ekonomik ve siyasal sorunlarla karşı karşıya kaldı. Ticari dengeleri alt-üst olan Yunanistan, ihtiyaçlarının çoğunu ithal etmek zorunda kalmıştı. Açlık sınırındaki ülkede salgın hastalıklar artmış, mübadillerin yaşadığı çadır kentlerde tifo, tifüs, çiçek  salgını baş göstermişti.

Yerli Yunanlılar ise; şaşkın vaziyette bir yıl önce Megali İdea hayali ile zafere ve Anadolu'nun işgaline umut bağlamışken, yaşanan bu büyük hezimetten, Anadolu'dan gelen mübadilleri sorumlu tutuyorlardı.  Dindaşları olan Rumları ötekileştiriyorlar ve dışlıyorlardı. Dışlanan ve ciddi bir husumete maruz kalan mübadiller, yalnızlıktan ve anavatanlarından kopmanın hiçbir yere ait olamamanın acısı ile giderek kriminalize olmaya devam ediyorlar, kurdukları gettolarda Anadolu'dan getirdikleri kendi gelenek ve kültürlerini yaşatarak dayanışma içinde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı.

Savaş ve siyasi çalkantılar sonucu başka bir ülkeye mülteci olarak sığınanlarda ya da zorunlu göçe tabi tutulanlarda sıklıkla görülen "Sıla hasreti" şeklinde kendisini gösteren "Kökten kopma sendromu" Rembetçi mübadillerde ziyadesi ile ortaya çıkmıştır. Göç literatüründe  "Hayata Küsme Bozukluğu" olarak tanımlanan sinsi ve kronik çaresizlikle baş etmekte zorlanan ve varoşlarda birbirine kenetlenerek asgari yaşam koşullarında yaşama tutunmaya çalışan bu marjinal gruplarda suça yönelik davranışlar alkol,esrar başta olmak üzere madde bağımlılıkları yoğun şekilde olduğundan, kolluk güçleri tarafından sıkı kontrol altında tutulmuşlardır.

Ezilmişlik, dışlanmışlık, hor görülme sonucu gelişen narsistlik incinmişlikler bu grubun ortak hüznü haline gelmiş altta yatan kronik depresif ruh halini ancak bu söz konusu suç mahallerinde (Cafe amman'larda) bir nebze olsun dindirmişlerdi.

Yaşadıkları topraklardan sökülüp atılan mübadil göçmenlerin birinci kuşağında yaşanan sayısız sosyal travma ve acılar kuşaktan kuşağa özellikle sözlü kültür aracılığı ile aktarılırken, acılı yaşam öyküleri Anadolu kökenli çalgıcıların ve yine Anadolu ezgilerinin karıştığı bir tür özgün müzik (Rembetiko) ile "kolektif kimliklerini" yıllar içinde inşa ediyorlardı.Onlar için  Rembetiko sadece bir müzik değil aynı zamanda bir yaşam biçimiydi. 

Bu "yaralı kimlik bilinci" onlara yeni bir yaratıcılık olanağı sunmuş ve özellikle 1950'lerden sonra özellikle Amerika'ya açılmakla ünlenen Rembet müziği Afroamerikalıların  yarattığı Blues ve Caz ile aynı kalitede özgün müzik olarak dünyaya yayılmıştır.

Prof.Dr. Cengiz Güleç'in "Büyük mübadele'nin yarattığı sosyopsikolojik sorunlar ve rembetiko kültürünün doğuşu" adlı makalesinden alıntıdır.

Racon gereği Cafe Ammanlara gidip, müzisyenlerden şarkı isteyen külhanbeyi (bi mangaslar)  o şarkı çalmaya başladığında   tek başına  dans etme hakkına sahip olurmuş.
Yani Rembetiko'nun yazılmamış ama herkes tarafından bilinen belli kuralları varmış.

                                                                 Sevgilerimle

6 Ocak 2018 Cumartesi

LOZAN'IN ÇOCUKLARI ETKİNLİK DUYURUSU



Lozan Mübadilleri Vakfı & Ankara Lozan Mübadilleri Derneği Etkinlik Duyurusu







Lozan'ın Çocukları Türk-Yunan Nüfus Mübadelesinin 95. Yılında Anma
Etkinlikleri Düzenliyor.

7 Ocak-1 Şubat 2018 tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür
Merkezinde mübadil aileler, bir dizi etkinlik ile geçmişlerini anlatacaklar.

7 Ocak 2018 Pazar akşamı saat 18.00'de Kadıköy Belediyesi Barış Manço
Kültür Merkezinde "MÜBADİL İNSANLAR-Hasretin İki Yakasından Mübadele
Öyküleri, Portreler, Anı Eşyaları Sergisi " Anma programlarının ilk
etkinliği olacak. 
        
Toplumlar için göç kavramı 21. Yüzyılı yaşadığımız şu günlerde hala çok büyük önem taşımaktadır. Göç olgusu tarihimizde önemli bir yer tutar. Bu göçler 19.yüzyıldan itibaren kaybedilen topraklardan Anadolu'ya, Anadolu'dan da dış ülkelere doğru olmuştur. Ülkemizin yaşadığı en büyük göç dalgası, bundan tam 95 yıl önce Türkiye ve Yunanistan Devleti arasında yapılan nüfus mübadelesi ile gerçekleşmiştir.


 Türkiye ve Yunanistan, 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşmasına ek olarak bir mübadele sözleşmesi imzaladılar. Sözleşmeye göre Türk topraklarına yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklularla, Yunan topraklarına yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklu olanların zorunlu mübadelesine karar verildi. Kısaca mübadele "din esaslı"olarak yapıldı.


 Yunanistan'ın Balkan Savaşına katıldığı tarih olan 18 Ekim 1912

tarihinden itibaren yurtlarını terk etmiş olanları da kapsamına alan bu sözleşme ile yaklaşık 2.000.000 insan doğdukları toprakları terk etmek zorunda kaldı.


Yunanistan doğumlu ilk mübadiller artık 95 yaşın üzerinde. Sayıları bir elin parmakları kadar az kaldı. Hatırladıkları bile kendilerine çok uzakta......2.kuşak mübadiller ise büyüklerinden duydukları kadarını biliyorlar. 



2.kuşak mübadiller ise büyüklerinden duydukları kadarını biliyorlar. 1.kuşak mübadiller memleket hasreti ile bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Torunları ise, kendi özel tarihlerine ve kültürlerine ait izleri sürmeye çalışıyor.

"MÜBADİL İNSANLAR" sergisinde 1.kuşak mübadillerin göç öyküleri ve yanlarında getirebildikleri çocukları ve torunları için  
anlamı ve yanlarında getirebildikleri, çocukları ve  torunları için anlamı manevi değeri büyük olan anı eşyaları sergilenecek.

Peki her iki toplumda da bu kadar baskı, zulüm ve acıya rağmen Türk ve Yunan toplumları birbirinden ayrılabilmiş mi? Hâlâ aynı denize bakıp hüzünlenen, aynı şarkılarla ağlayan, kültürleri birbirlerine çok benzeyen her iki toplumda da sevinç, üzüntü, kaygı, nefret, acı, mutluluk hepsi bir arada yaşanıyor. Türklere ait milli bayramlarda, Yunanlılar ağıtlar yakıp yas tutarken, Yunanlılara ait milli bayramlarda Türkler hüzünleniyor. 
Ekonomik ve jeopolitik durumlarından dolayı "Arap Baharı" olarak adlandırılan özgürleşme ve demokrasi getirmek adına Irak, Suriye ve Libya'ya savaş açılması binlerce insanın ölmesi, göçlerle ülkelerinden uzaklaştırılmaları tarihin 21.yüzyılda da tekerrür ettiğini bize göstermektedir. Kısaca acının milliyeti, cinsiyeti, dili, dini, etnik kökeni yoktur. Acılarımız ortaktır.


Diliyoruz ki "Çekilen Acıların Bir Daha Yaşanmasın"

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.